top of page

Medyada Travma Anlatıları: Tanıklık Etmenin Psikolojik Bedeli

Güncelleme tarihi: 11 Eyl

Bir deprem, şiddet olayı ya da büyük bir felaket yaşandığında, ilk haber kaynaklarımız genellikle medya olur. Televizyon ekranlarında dönen görüntüler, sosyal medyada hızla yayılan videolar ve gazetelerde yer alan manşetler, bilgi vermenin yanı sıra aynı zamanda izleyicilerin duygu dünyasını da şekillendirir. Bu nedenle travma anlatılarının medya aracılığıyla aktarımı, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde önemli psikolojik etkiler doğurur.


Medyanın travmatik olaylara dair anlatıları, “tanıklık etme” sürecini kitleselleştirir. Yani, olayın doğrudan öznesi olmayan bireyler bile görsel ve işitsel materyaller yoluyla bir tür dolaylı tanıklık yaşar. Bu tanıklık, politik ve toplumsal düzeyde son derece değerli olabilir; adalet talebinin görünür kılınmasında, kolektif belleğin inşasında ve toplumsal dayanışmanın güçlenmesinde kritik bir rol oynar. Ancak bu yazının odağı, tanıklığın bu olumlu ve politik açıdan gerekli yönü değil, medyadaki yoğun travma anlatılarının bireyler üzerindeki psikolojik maliyetidir. Çünkü toplumsal sorumluluğumuzun bir parçası olan tanıklık, aynı zamanda bireysel düzeyde kaygı, çaresizlik ve ikincil travma risklerini de beraberinde getirebilir. Bu ikili dinamiği anlamak, günümüzde travma psikolojisinin ve medya etiğinin kesişim alanındaki en önemli tartışmalardan biridir.


Tanıklık Etmenin Psikolojik Bedeli

Psikoloji literatürü, travmaya doğrudan maruz kalmanın yanı sıra “ikincil maruziyetin” de ciddi sonuçlar doğurabileceğini göstermektedir. Figley (1995), “ikincil travmatik stres” kavramıyla, başkalarının travmatik deneyimlerine tanıklık eden kişilerin de benzer stres tepkileri geliştirebileceğini vurgulamıştır. Özellikle medya aracılığıyla tekrar tekrar maruz kalınan şiddet ve felaket görüntüleri, kaygı, çaresizlik ve hatta travma sonrası stres belirtilerine yol açabilir (Holman vd., 2014).


Son yıllarda yapılan meta-analizler de bu bulguyu desteklemektedir. Pfefferbaum ve arkadaşları tarafından 2020 yılında yayımlanan bir çalışma, büyük felaketler sonrası medya tüketimi ile ruh sağlığı semptomları arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermiştir. Yani ekran başında geçirilen süre arttıkça, bireylerin travmaya ilişkin olumsuz duygusal yükü de artmaktadır.


Türkiye Bağlamında Medya ve Travma

Türkiye’de medya, travmatik olayların aktarımında çoğu zaman etik sınırları zorlayan örnekler sergilemiştir. 1999 Marmara Depremi sırasında yayınlanan görüntüler ve haberler, toplumsal hafızaya kazınmış ve yalnızca depremzedeleri değil, milyonlarca izleyiciyi de etkilemiştir. Gökalp (2002), bu dönemde medyanın kriz anındaki yayıncılığının izleyicilerin psikolojik tepkilerini artırıcı bir rol oynadığını ortaya koymuştur.


Benzer şekilde, terör saldırıları ve kadın cinayetleri gibi olaylarda medyanın travmatik görüntüleri tekrar tekrar sunması, toplumsal kaygıyı ve çaresizlik duygusunu beslemiştir. Bununla birlikte, 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından yapılan araştırmalar, medya aracılığıyla yalnızca bilginin değil, toplumsal dayanışma duygusunun da yayılabileceğini ortaya koymaktadır (Kurt vd., 2023). Bu bulgular, travmaya duyarlı haberciliğin sadece olaya maruz kalanı korumak için değil, toplumsal iyileşmeyi desteklemek için de kritik olduğunu göstermektedir.


Sosyal Medya ve “Sürekli Tanıklık”

Geleneksel medyanın ötesinde, sosyal medya platformları travma anlatılarının en yoğun aktarıldığı alanlardan biri haline geldi. Kullanıcılar olay anında çekilen görüntüleri anında paylaşarak, milyonlarca kişiyi aynı anda tanık kılıyor. Bu durumun olumlu yönleri de olduğunu yadsıyamayız, bu sayede kriz anında hızlı bilgi akışı, dayanışma kampanyaları ve yardımlaşma çağrıları sosyal medya sayesinde organize olabilmektedir. Ancak öte yandan, bazı görüntülerin filtresiz ve uyarısız biçimde dolaşıma sokulması, izleyiciler için ciddi bir duygusal yük oluşturur. Nissenbaum (2020), bu sürekli tanıklığın, bireylerde kronik kaygı ve duygusal uyuşma (numbing) gibi etkiler doğurabileceğini vurgular. Özellikle genç kullanıcıların bu içeriklere kontrolsüz erişimi, uzun vadeli psikolojik riskler barındırmaktadır.


Etik Haberciliğin Önemi

Travmatik olayların medyada aktarım biçimi, yalnızca izleyicilerin ruh sağlığı üzerinde değil, aynı zamanda olaydan doğrudan etkilenenlerin mahremiyeti üzerinde de doğrudan etkilidir. Olayın birincil özneleri ve yakınlarına ait zorlayıcı deneyimlerin kamusal bir malzeme haline getirilmesi, ikincil bir travma kaynağı olabilir.


Bu nedenle uluslararası kurumlar (örn. Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu) travmatik olaylarda habercilik için etik ilkeler geliştirmiştir. Bu ilkeler arasında olaya maruz kalanların kimliğinin korunması, şiddet görüntülerinin tekrarlanmaması, bağlamdan kopuk sansasyonel anlatıların önlenmesi gibi temel noktalar yer alır (IFJ, 2019). Türkiye’de de bu standartların benimsenmesi, medya–toplum ilişkisinde iyileştirici bir adım olacaktır.


Sonuç

Medyanın travma anlatıları, toplumsal hafızayı şekillendiren güçlü bir araçtır. Ancak bu tanıklığın bedeli bilgiye erişimle sınırlı kalmaz; bireylerin ruh sağlığını da derinden etkileyebilir. Bu nedenle travmaya duyarlı habercilik, etik bir sorumluluk olmanın ötesinde, hem birey hem de toplum ruh sağlığı için kritik bir gerekliliktir.


Hem geleneksel hem de dijital medya, travma anlatılarını aktarırken sorumlu ve duyarlı bir dil kullanmalı; etik habercilik, bireyin onurunu koruma ve travmaya duyarlı dil gibi alanlarda travma konusunda uzman ruh sağlığı profesyonellerinden eğitim ve danışmanlık almayı bir standart haline getirmelidir. Böylece hem travmatik olayı deneyimleyen bireylerin korunması hem de toplumun tanıklık süreçlerinin daha sağlıklı yönetilmesi mümkün olabilir.


İzleyiciler açısından ise bu süreç, kendi ruhsal sınırlarını tanıma ve gözetme sorumluluğunu beraberinde getirir. Tanıklık, dayanışmanın önemli bir parçasıdır; fakat bu dayanışmanın sürdürülebilir olması, bireylerin gerektiğinde kendilerine de özen göstermeleriyle mümkündür.


Kaynakça

Figley, C. R. (1995). Compassion fatigue: Coping with secondary traumatic stress disorder in those who treat the traumatized. Brunner/Mazel.

Gökalp, P. (2002). Media and the Marmara Earthquake. Western Journal of Medicine, 176(1), 49–50.

Holman, E. A., Garfin, D. R., & Silver, R. C. (2014). Media’s role in broadcasting acute stress following the Boston Marathon bombings. Proceedings of the National Academy of Sciences, 111(1), 93–98. https://doi.org/10.1073/pnas.1316265110

International Federation of Journalists. (2019). Guidelines for reporting on violence and trauma. IFJ Publications.

Kurt, G., Uygun, E., Aker, A. T., & Acarturk, C. (2023). Addressing the mental health needs of those affected by the earthquakes in Türkiye. The Lancet Psychiatry, 10(7), 479– 481. https://doi.org/10.1016/S2215-0366(23)00203-0

Nissenbaum, A. (2020). Witnessing trauma on social media: Psychological impacts of digital exposure. Media, Culture & Society, 42(3), 409–425.

Pfefferbaum, B., Newman, E., Nelson, S. D., Nitiéma, P., Pfefferbaum, R. L., & Rahman, A. (2014). Disaster media coverage and psychological outcomes: Descriptive findings in the extant research. Current Psychiatry Reports, 16(9), 464.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page